Kategori: M Gezi

İrfan Kipman, 1949’lerden bir motorize seyyah

m-irfan-kipman
Dolmabahçe’den hareket, sepetli motorlara dikkat!

İsmine bir dergi makalesinde yaşadım Mehmet İrfan Kitapman Beyefendinin.  2 Temmuz 1949 yılında yayınlanan “Her Hafta” dergisinde hakkında 1 sayfa haber ve motosikleti üzerinde resimleri vardı tabi ki siyah beyaz.  Rota dehşet. Tam bir dünya turu.  Bugün bu rotayı yapmak zor.  Yollar daha iyi, motosikletler de öyle.  Her yerde işe yarayan GPS’lerimizde var.   Ama mesela İrfan Bey’in rotasında yer alan Kabil’e karadan gitmek kabil değil artık!

m-irfan-kipman-resim-2Biraz daha araştırınca İrfan Bey’in müzisyen olduğunu tangolar beslediğini öğrendim.  Nallıhan’da kaza geçirip iyileştiğini ve yola devam ettiğini.  Sonrası için ise bir bilgi yok.

İrfan Bey’i tanıyanlar varsa hatıratını bilenler bana yazarlarsa sevinirim.

 

m irfan kipman rota.jpg

m-irfan-kipman-makale-1m-irfan-kipman-makale-2

"4 Motor 6 Gezgin 12 Ülke Yollarda 24 Gün" Yazar Süleyman Münci Kaynak

Münci bey ilk defa yurt dışına hemde motorla çıkıp 24 gün Avrupayı gezmiş.  Üşenmemiş anılarını yazmış, bastırmış. Öncelikle bu çabası sebebi ile kendisini tebrik ediyorum.

Kitap grupta yer alan ve daha sonra ülkemizdeki bir kazada hayatını kaybeden Seçkin ve Erol arkadaşların anısına da ithaf edilmiş.  Allah rahmet eylesin.

Kitabın adında anlaşılacağı üzere 6 kişi 4 motor yazın yapılan bir gezi bu. Yunanistan’dan İtalya’ya geçiş ve İsviçre, Almanya, Belçika, Avusturya, Lüksemburg, Hollanda ve Fransayı kapsıyor.

Yazar detaylı olarak yolda yaşadıklarını yazmış.  Hazırlıklardan başlamış, yapılan harcamaları da detaylandırmış.  Avrupa’da ağırlıklı olarak kampinglerde konaklamayı tercih etmişler.  Nadir otelde kalmışlar.

Grup içinde genelde bir ahenk var.  Malum bu tür uzun yolculuklarda gezginler arasında sorunlar yaşanabilir.  Farklılıklar hele 24 gün süren bir gezi sürecinde ciddi sorunlara ve grubun parçalanmasına yol açabilir.  Ekip bu durumlara düşmeden uyum içinde hareket etmeyi becermiş.

Gezi esnasında gezginlerin özel hayatlarına da kısa dokunmalar var.  Mesela yazarımız ailesi ile daha çok vakit geçirebilmek tatil yapabilmek için emeklilik yaş gelince sahip olduğu işletmeyi satıp emekli oluvermiş.  Enteresan.

Kitabın başında ise geziye katılan 2 gezginin

Ben aynı geziyi yapsam sanırım daha az yol yapmayı ama kaldığım şehirlerde ekstra gün harcayıp ziyareti derinleştirmeyi tercih ederdim.  Diğer bir alternatif ise isterseniz motorunuzu RORO gemileri ile Trieste’ye önden gönderebilirsiniz.  Organizasyon dahilinde siz uçak ile Slovenya üzerinden Trieste’ye gidip motoru teslim alabilirsiniz.  Bu şekilde gidiş ve gelişte 3 ila 4 gün kazanma şansınız olabilir.

Kitaba döner isek kolay okunuyor, eğer bölgeye ziyaret düşünüyorsanız bilgiler aktarıyor.  Ben İtalya ve Alplerde geçen kısımları daha ilginç buldum.  Hızlı hareket edildiği için derine inebilen bir yolculuk değil ama buda gezginleri tercihi sonuçta.  Benzeri gezgin kitaplarının artması dileği ile.

Hızlı Bayram Tatili: 3 gün, 5 Sürücü

Bu sene Kurban bayramı hafta sonunu da içeren 5 günlük bir tatili de birlikte getirdi.  Arife günü olan Cuma yarım gün idi ve devlet daireleri tarafından tam gün tatil olarak ilan edildi.  Özel sektör olarak buna uyduk. Genelde bu tür yarım günler verimsiz olur hele de Cuma günü ise.
Niyetim bu 5 gün içinde 2 gün kamplı bir gezi yapmak idi.  Kulüp ortamında bu düşünce paylaşılınca son 3 günü kapsayan 3 günlük bir tatil programı ortaya çıktı.
Bayramın 1. günü ziyaretler yapıldı ve gece geç vakit motoru hazırladım.  Çadır, Mat ve uyku tulumu yer tutuyor.  F800’de arka çanta ve bir sosis ile gereken eşyayı yerleştirdim. Yanlız harita cebi de olan bir tank bag almam lazım.  Bir takım malzemeleri burada tutmak ve haritayı takip etmek açısından faydalı olacaktır.
Pazar sabahı 8:15 vapuru ile 5 motor 5 sürücü Yalova’ya geçtik.  Bursa’ya varmadan Nilüfer üzerinden güneye döndük.  İlk günkü hedef Manisa Salihli’deki Bozdağ. Burada kendin pişir kendin ye türü et yapan mangalcılar da yemek yenecek ve kamp yapılacak.  Rota ağırlıklı köy yolları hatta kısa kestirme patikalar.  500km’ye varan rota tüm günümüzü aldı.  Yer yer kaybolduğumuzda oldu orman yollarında.  Hava gittikçe ısında.  Önce içliği sonra montun kışlık katmanını en son günde pantolonun kışlık katmanını çıkardım.  Salı günü beklenen yağmurda ortada gözükmeyince günlük güneşlik bir gezi oldu.

Pazar akşamı 10:00 civarı Salihli’ye vardık.  Oldukça gelişmiş bir kent.  Benzincide soluklanıp Bozdağ’a tarif aldık.  Et mangal yapan restoranların 24 saat açık olduğunu da teyit ettiler.  Karanlık olmasına rağmen oldukça virajlı ve keyifli dağ yolunu tırmandık.  Ve mangalcıların hepsinin kapalı olduğunu zaten Bayramda açmadıklarını yerinde tespit ettik!  Geri döndük ve Salihli çıkışında yer alan kır lokantasında basit ama lezzetli yemekleri yedik.  Ortam kamp için çok da cazip gelmeyince (hafif meyilli ve çakıllı zemin diyorum) rotayı Salihli otellerine çevirdik. Çokmda iyi yaptık. Bella Otel’de oldukça geniş ve temiz odalarda kaldık, Pazartesi sabahı nefis bir kahvaltı yaptık.  ve tek oda için 75tl ödedik.  Tavsiye ederim.  Bunun alternatif yörede bolca bulunan termal oteller. Ama bunlar için araştırma yapılmalı ve otele gece yarısı değil daha erken varmalı.

Pazartesi güneşli terasta yapılan kahvaltıyı takiben yola çıktık.  Bergama’da öğle yemeği yedik ve Kozak yaylası üzerinden Assos’a vardık.  Yıllar önce eski şehri ve ören yerlerini gezmiş idim ama Bergama’yı ayrıca gidip gezmek gerekli.  Özellikle eski şehir ve o taş köprüler çok güzel.  Şehirde yolun kenarında kiremitte köfte kelle paça künefe yediğimiz restoranda yerli yabancı bolca turist vardı ve bu gezginler bir tur ile değil kendileri organize olarak orada idiler.
Tam yemeğe oturur iken yanımıza gelen ihtiyar selam verdi, kendi tanıttı ve cebinde bir sürü yazı ve A4 boyutlarında siyah beyaz eski bir fotoğraf çıkardı.  Bu 1960’lı yıllarda kendisinin ve ailesinin BMW motor ile çekilmiş resmi idi. Az sonra da o motorla restorana geldi ve tabi tüm ilgiyi topladı.  71 yaşındaki bu ihtiyar delikanlı ne yapın edin gezin özellikle de yurt dışını diye nasihat etti.  Ve ismini dahi alamadan oradan ayrıldı!.
Yemekleri yedik, ayrıldık.  Oldukça güzel ormanların içinden Kozak yaylasına vardık.  Yolu genişletme çalışmalarını gördüm.  Umarım bu sebeple ağaçları kesmezler.

Assos’a Troas Otel, ki Carlos’un yeri olarak da bilinir tam güneş batarken vardık ve direkt deniz girdik.  Bugün 300km civarı yol yaptık ve bu şekilde bitmesi harika oldu. Akşam menüde taze mezeler ile Lüfer vardı.  3 gün önce Kadıköy’de yediğimden çok taze idi.  Uzun sohbetler ile gece yarısını bulduk.
Pazartesi son gün. Kısa bir rotamız var 250k civarı.  Hedef gene aralardan Bandırma.  Köylerden geçerek ve fazla oylanmadan Bandırma’ya yollandık. Köyün birinde 15 yaşlarındaki bir genç kısa süre bize eşlik etti.  Kask yok eldiven yok mont yok! Hızlı ve hareketli.  Kasaba dışına çıkınca bizim hız arttı ve on el salladık.  Çok şanslı bu kadar genç olmasına rağmen motoru var.  Umarım güvenli sürüş ekipmanlarını da alır ve uzun yıllar motora biner.  Aklıma ilk gün benzin istasyonunda yanımıza gelip bize taze elma veren yaşlı eski motorcu geldi.  Jawa ile oldukça yol yapmış.  O zamanlar koruma hak getire.  Dizlerim şimdi sorun çıkarıyor, çok rüzgar yediler demiş idi!
Bandırma’ya 15:00 gibi vardık.  Şansımıza son 4 bileti de aldık hatta koltuk da verdiler.  Full dolu Feribot hafif rötar ile  16:00 gibi kalktı.  18:30 gibi İstanbul’da idik.
Ekim ayında güneşli bir gezi oldu.  Özellikle Assos kısmı tam sürpriz idi.  Bir daha ki seferi planlıyoruz artık.

Bisikletli Gezginler

2 teker ve kas gücü ile dünyada pedal basan gezginlerin sitelerine örnekler aşağıda.

Fırsat buldukça yenilerini ekleyeceğim.

Finlandiya’ya kadar uzanan bir tur güncesi;
Kuzey Afrika ve Ortadoğu tur da eklenmiş.  Suudi Arabistan’da gördüğü ilgiye dikkat.
Asya Turu
Deltadam!

Osmanlı Köprüleri

Dilimizde köprüler ile ilgili bir çok atasözü var,
– Köprünün altından çok sular aktı,
– Köprüyü geçene kadar, Ayıya Dayı denir,
– Deli Dumrul’un köprüsü gibi,
Bunlar ilk aklıma gelenler.

Türküler de var, “Köprüden Geçti Gelin” gibi.

Yandaki köprü Osmanlı’dan kalma, Arnavutluk’ta bir yerlerde.   Gidip görmek nasip olur inşallah.

Balkanlar 6. gün 29 Ekim 2012

Yolculuğun en rahat oteli Paggaio Princess

Bugün Cumhuriyet bayramı.  Tüm yurda kutlu olsun.  Yolculuk sırasında kaldığım en rahat otelden sabah 9:00’da ayrılıyorum.  Hedefim Kavala.  Burada eski otoyol (yeni otoban değil) üzerinden Petropigi’yi bulacağım.  Rivayet o ki , Sarı Şaban aslında bu köy imiş.  Hrisopolis değil.
Otel sahibine iyi günler dileyip, güneşli bir havada yolculuğuma başlıyorum.  Kavala’ya arka yollardan iniyorum. Kavala girişinde şehrin mazarasını çekmek için durduğum nokta da yağmur başlıyor ve iyice şiddetleniyor.  Kavala’yı sert yağmurda geçiyor, eski İskeçe yoluna saplanıyorum.

Petropigi’ye yukardan bakış

Bir müddet sonra yağmur duruyor ve Petropigi’ye ulaşıyorum.  Burası Hrisopolis’e çok yakın bir dağ köyü. Motorla geziniyor açık bir kahve dahi bulamıyorum.  Köye hakim tepede büyük bir mezarlık var. Tabi Ortodoks Hristiyan mezarlığı bu.  Bir kaç fotoğraf daha çekip, yola devam ediyorum.

Köy çıkışında İskeçe’ye doğru eski yoldan devam ediyorum.  Buna “National Highway” diyorlar.  Ücretsiz ve yerleşim yerlerinden geçerek devam ediyor.  Ara sıra yağan yağmur eşliğinde İskeçe’ye varıyorum.  Şehir içinde dolanıp meydandaki kahvenin önüne motoru çekip bir masaya oturuyorum.  Meydan Anı Truizm’in tur otobüsü dikkatimi çekiyor.  Yolculuğun ilk günü otoban üzerindeki mola yerinde de bu otobüse rastlamış idim.  Biraz sonra otobüs hareket ediyor.  Garson kıza frape sipariş edip, haritalara gömülüyorum.  Gümülcüne ve Dedeağaç’tan sonra sınırdayım, az bir yol kaldı.

İskeçe Meydan, Başsız una heykele dikkat

Masama bir genç adam yanaşıyor, elinde selpak mendil bir şeyler söylüyor,  Türkçe anlamadım diyorum.  Niyetim başımdan savmak. Bulgaristan’dan gelen ve dilenen çingenelerden biri diye düşünüyorum. Adam gayet düzgün Türkçe ile işsiz olduğunu ve vereceğim para ile eve yemek alacağını söyleyince dumur oluyorum.  Bozuk bir kaç euro veriyorum o ben istemeden selpak mendili bırakıp teşekkür edip gidiyor.  E hani burası avrupa birliği idi ve sosyal devlet ilkesi vardı derken bu sefer küçük bir kız geliyor ama bu Türkçe bilmiyor.  Buna da bozuk bir şeyler verip garson kıza soruyorum,  bu çocuk nereli? Cevap tabi ki İskeçe’li.  İlerde gözüme genç adam çarpıyor, bir supermarket arabasını iterek ilerliyor. Arabada ise büfeden aldığı bir poşet içinde az bir şeyler var.  Önümdeki masada frape garmin, digital makine blackberry telefon ve kask duruyor.  Bir çok motorcu dostumda olan ekipmanlar bunlar.  Bizler için rutin, hatta benim blackberry 3 yaşında antika bile sayılır.  Amma bunların toplam değerini kabaca hesaplayıp buradaki krizi düşününce, keyfim kaçıyor.  Yukardaki kara bulutları da görünce frapeyi bitirip toplanıyorum.  Yan masada oturan adam, gps’i işaret ederek Rain no problem (su zarar veri mi) diye soruyor.  Yok diyorum rain bana problem. Gülüyor, gazlıyorum.
İskeçe hoş bir kent.  Büyük sayılır ve Türk mahallesi de çok hoş.  Bir çok keyifli meydanı da var.  Ben yolu kaybedince Türkçe bir İskeçe’li dosttan yardım alıyorum.  O sırada oradan geçen scooterli diğer bir İskeçe’li dostun arkasına beni takıyor ve Gümülcine yoluna çıkıyorum.

Yağmur bu sefer iyice sertleşiyor.  Nehirler taşmış ve köprülerin üzerinde sel kumu çamuru dallar var.  Görüş çok az olduğu için ilk geçişte hızlıyım, yalpalıyor ama geçiyorum.  3 geçişten sonra yol sel sebebi ile kapanıyor.  Çamura saplanıp burun isti dikilen bir Reanult Express görüyorum, kurtarmaya çalışıyorlar.  Geri dönüp arkamdaki araca el ile yol kapalı demeye çalışıyorum.  Camı açıyor ve Türkçe soruyorlar, Ağabey nereye gitmek istiyorsun.  Otobana çıkmam ve bu bölgeyi hızla terk etmem lazım.  Zira dağdan çağlayarak gelen azgın suların ne yapacağı belli değil.  Bizi takip et diyorlar.  Önce geriye, sonra denize doğru çok düşük hızda gidiyoruz.  Yollarda çok yerde mil birikmiş ve sert yağan yağmur sebebi ile görüş düşük.  Tam düzlükte yani olmamamız gereken bir yerdeyiz Suların çağlayarak geldiği dağ arkamızda deniz ise önümüzde.  Neyseki biraz daha gidip otobana saplanıyoruz.
Yağmur yavaşlıyor ve yerini sert ve farklı yönlerden şamar gibi bindiren rüzgara bırakıyor.  Otoyol otobanın ovanın ortasından gidiyor ve her iki yönde alabildiğine açık.  Gelen rüzgar vurup gidiyor.  Hızım önce 80 daha sonra ise 40’a kadar düşüyor. Farklı yönlerden gelmese iyi olacak ama yağmur duruyor.
Gümülcine’ye girmeden geçiyor ve benzin tabelasından çıkıp benzin alıyorum. Benzincide iken yağmur gene bindiriyor.  Artık Silivri’ye kadar sert yağmur altında gideceğim, gümrüğü sert yağmurda geçeceğim.

Otobana geri dönüyor ilerliyorum.  Yunan sınırını sorunsuz geçip meşhur köprüde rüzgarda uçmadan Türkiye’mize ulaşıyorum.  Sınır kalabalık ama bir çok gişede hızla işlemler yapılıyor.  Sorunsuz geçiyorum.  Burada Türk plakalı araçta İstanbul’a giden bir Yunan vatandaşı ile sohbet ediyorum.  Adam Istanbul’da Yunan yatırım olan bir bankada çalışıyor.  Cesaretim sebebi ile beni tebrik ediyor. Son işlemleri yapıp devam ediyorum. En son gişede sert yağmurda memur halime acıyıp plaka kontrol yapıp başka evrak sormdan hadi devam et diyor.

Bu noktada amacım hava kararmadan maximum yolu yapıp, benzin ve dinlenmek için durmak.  Yğmur pek hız kesmeden Tekirdağ’a kadar devam ediyor.  Yol çok kalabalık değil ve genelde sürücüler temkinli gidiyorlar.  Silivri’yi geçince yağmur kalıyor, rüzgar ile yol kuruyor.  Hava sıcaklığı 14.5’tan 19 derecelere yükseliyor. Isıtmalı elcik ve yağmura karşı çok iyi koruma sağlayan eldivenler ile yağmurluk da buna eklenince sürüş konforu artıyor.  Otobana giriyorum.  İlk benzinlikte durup hafig bir şeyler yiyorum.  Çorlu’da 29 Ekim etkinliğine katılan bir grup motorize ile karşılaşıyorum.  Onlarda Çorlu’da yağmur yemişler.

Bundan sonra ise kuru havada seri şekilde önce şehre sonra evime ulaşıyorum.  2.250 km süren seyhatimde burada sonlanıyor.  Güneşle gittik yağmurla döndük.  Çok eğlenceli 6 gün geçirdim.  Kısmet ise seneye bir daha inşallah.

Balkanlar 2012 5. gün 28 Ekim 2012

Bugünkü rota için 2 alternatif bulunuyordu;

a-      Bulgaristan üzerinden geçen mesafe olarak kısa ama süre olarak başa baş rota
b-      Üsküp’ten başlayan Veles, Negotino Demirkapıja üzerinden Yunanistan’a giren rota.
Kaldığım otelde resepsiyondan “b” rotası üzerindeki yerleşimler hakkında detaylı bilgi alınca, buradan gitmek ve Makedonya’yı biraz daha tanımak istedim.  Gevgelija sınır kapısı yerine Dojran’dan gitmemi ve Dojran’da balık yememi tavsiye etmeleri de buna etken oldu. Son durak olarak gün ışığında gidebildiğim kadar doğuya gitmeyi planlamış idim.  Bakın gün ve yolculuk nasıl gelişti.Sabah erken kalktım.  
Üsküp Cevahir Holding Projesi, bulutlara dikkat.
Bir gün önce iyice dinlenmiş idim.  Yağmurun sabah duracağını tahmin ediyordum, öylede oldu.  Hızla toplandım, kahvaltı ettim ve 9:00’da otelden ayrıldım.  Dünk yağmurda gelen Yunan Transalp sürücüsünden hala haber yoktu.  Tanışmak kısmet değilmiş diyerek yola çıktım.  Şehir içinde Veles yolunu ararken, Cevahir holding tarafından yapılan konut ve AVM projesine rastladım.  Geçen ay ön proje görüşmelerini yaptığımız yatırımın tam önünde idim.  İşveren sorumlusu dostumu arayınca çok şaşırdı.  Kendisi de motorcu olduğu için bu yaptığım yolculuk sebebi ile beni tebrik etti.  Bayramlaştık

Otoban kenarı eski kale, Makedonya

Otobana bağlandım.  Yağmur iyice kesildi.  Ama öndeki arabalardan gelen çamur vizörü kirletip görüşü bozuyordu.  Otoban kıyısındaki ilk benzinliğe girdim, su ve ıslak mediller aldım. Bu ıslak mendiller bugün çok işime yaradılar, tavsiye ederim.
Otoban’da 3 ayrı yerde ödeme alıyorlar.  Her biri farklı rakamlar.  Ama yol çok güzel. Vardar’ın kıyısında kıvrılarak gidiyorsunuz.  Üstelik hafif güneşte açtı.

Negotino’ya geldim, müze kapalı idi.  Osmanlı saat kulesini ise kimse bilmiyordu. Şehirde şarap tesisleri var.  Şarap turlarına katılabilirsiniz.  Biraz şehirde turalayıp, ana yola geri döndüm.
Demir Kapıja, Makedonya
Demir Kapıja çok daha enteresan bir yer.  Vardar Nehri, burada dar bir kanyondan akıyor.  Yollar için kayalarda ciddi tüneller açmışlar.  Ana yoldan ayrıldım.  Tünellere girerken yol stabilize oldu.  Biraz ilerledim.  Vardar’a paralel, tren yolu ve bu stabilize yol devam ediyorlar.  Karşıdan sürekli gelen maden kamyonları ve kararan bulutlar,  geri dönmemi şart kıldı.  Zamanım olsa bu yolu sonun dek gitmek isterdim. Ana yola saplandım. Kayalara oyulmuş 2 tünelden geçerek devam ettim.  Yağmur artık ciddileşmeye başladı.  Bir benzincide durup, benzin ikmali yaptım, kalın yağmurlukları giydim. Bu yağmurluklar çok işe yaradı.  Burada Valandevo üzerinden Dorian’a giden yola saptım.  Yol tırmanarak yükseldi ve manzara harika idi.
Valandovo, nefis krosanlar.
Valandovo’ya vardım. Şehir girişinde krosan kokuları başladı.  İlk gördüğüm pastanede durmaya karar verdiysem de her yer kapalı idi.  Sanırım Pazar ve sabahın erken saatleri olması bunun temel sebebi.  Valandovo daha büyükçe bir kasaba.  Küçükte olsa bir çarşia’sı var.  Orada sürdüm, şehrin çıkışına  geldim.  Burada yol kenarında iri nar satanlara yolu sordum, düz devam dediler ve sordular, nar almaz mısın?  Motorda yer yok ki alayım.  Derken krosan kokuları gene bastırdı.  Nereden geliyor derken sağda koca tabelayı gördüm, …. Krosan derhal saptım ufak bir otopark ve minik bir bina.  Yalnız içerisi pastaneye benzemiyor.  Gelen hanım İngilizce krosan mı istiyorsun diye sorunca dedik sorulur mu hiç? Cevap, “Wait here please”.  Derken elinde 5 tane yeni paketlenmiş krosan ile geldi.  Burası fabrika imiş.  Kosova’ya ihracat yapıyorlar. Para da almadı, mahcup olduk.  O sırada gelen nar satıcılarına da birer tane zorla ikram edip, birini de oracıkta yiyiverdim.  Çok iyi geldi.
Makedonya Dağ Manzaraları
Haydi yola devam, ve o keyifle Doyran’ın renkleri solmuş tabelasını atladım.  Bir sonraki şehre kadar nefis manzaralı dağ yollarını tırmandım.  Asfalt kalitesi hiç de fena değil.  Enduro motor ile buralar cennet.  Duruma uyanınca geri döndüm, bir benzinci de yol tarifi alırken yanıma gelen Türk, buranın Türk köylerinden bahsetti  Bunlar Firuzan’ın kitabında yer alan Dedeli, Çolaklı ve diğerleri  Ailesinin %70’i Türkiye’de (Istanbul Bursa İzmir vs).  O ise köyde.  Buna çok sevindim.  Bir daha bu sınır kapısından girip bu köyleri ziyaret ederim. (Eğer yolu kaybetmesem bu rastlantı da olmayacaktı, kısmete bak).
Dojran Balık Lokantası, Doyurucu!
Haydi yola devam Doyran beni hızlı yağmurla karşıladı.  İlk önce yeni Doyran var.  Göl kıyısında tatil kasabası ve her yer kapalı derken esas Doyran’a geldik.  Hemen yolun kenarında balık lokantası ve içi dolu.  Bu iyiye işaret, biraz daha ilerisini kolaçan edip dönüp yerleşiverdim.  Menü Balık Salata ve ufak bir Chardonnay.  Hepsi taze ve nefisti.  Koca salatayı bitiriverdim.  Saat 14:00, acıkmışız.  Lokantada 2 gitar ile canlı müzik var, ahali dansa kalkmaya başlarken ben yola davrandım.  Yağmur hala sert.
Sınıra geldiğimde ise yağmur duruverdi. İşlemler ise toplamda 5 dakika sürmedi.  Makedon memur “Haydi iyi yolculuklar!” diyerek beni Türkçe uğurladı.  Yunan memur önce pasaportumu kuruladı ve kaydımı girip damgayı basıverdi.
Şimdi Dümdüz bir yoldan Seres’e doğru gidiyorum. Yağmur ara ara atıyor ama sorun yok. Seres’e vardım, büyük bir şehir.  Burada birde yarış pisti var.  Türkiye’den motor sporları için geldiklerini biliyorum.  Amacım Drama’yı tutmak ve orada kalmak.  Duruma göre Kavala’ya da devem etme planım var.  GPS’in pilinin bittiğini fark ediyorum.  Shell istasyonuna benzin pil ihtiyaç molası için girmem ile çıkmam bir oluyor.  Kaba saba görevli ile kavga etmeye niyetim yok.  Herhalde pazar akşamı çalışmak istemiyor.  Devam ediyorum.  Kavala Drama yol ayrımında çok daha basit bir benzincide durup yol teyiti alıyorum.  Yaşlı amca seken ayağı ile üşenmeden dışarı çıkıp yunanca tarif ediyor ve hayde iyi yolculuk diyor.  Nisbeten yönü anlayıp o hengamede benzin almadan devam ediyorum.  En az 150km daha menzilim olması da beni rahatlatıyor. Drama yolunun tam bir dağ yolu olması, karanlık ve üstüne yağmurda bu seçeneği riskli kılıyor.  Yol kenarında haritayı açıyor ve Kavala’ya yönelmenin hayırlı olacağı kararını veriyorum.  Kavala yolu daha geniş ve görüş daha iyi.  İlerlemeye başlıyorum, yağmur iyice durdu derken kesif sis bastırıyor.  Görüş mesafesi çok az.  Uzun farlar iyice görüşü daraltıyor.  Sis lambası taktırmanın gerekliliğini idrak ediyor ve düşük hızda devam ediyorum.  İrtifa azalınca sis de dağılıyor.  Önüme çıkan köyde benzin için duruyorum.  Benzinci 2 pompalı lastik akü vs satan bir yer.  Güleryüzlü görevliye pil soruyorum.  Gösterince yandaki dükkan hemen şurası diyor. Yürüyerek gidiyorum.  İçerde 2 yaşlı hanım var. Dükkan oldukça soğuk.  Pilleri gösteriyor ve 2 adet alıyorum.  Memleket neresi sorusuna Türkiye deyince cevap geliyor;
Anastasia Teyzenin (Gözlüklü) dükkanında
Ne gezersin buralarda?  Hoppala demeye kalmadan olay çorap söküğü gibi dökülüyor.  Anastasia hanımın anneannesi Bafra (Karadeniz Bafra) göçmeni.  Onu büyüten o. Nefis Türkçe konuşuyor.  Kocası Yannis’in ailesi de, Dükkandaki Teodoros ve eşinin aileleri de hep Türkiye’den göçmüşler. Kimi Bafra, kimi Tekirdağ, kimi ise Kapadokya’dan.  Bu civarda Bafra diye köy var, hepsi Türkçe bilir diyorlar.  Anastasia zoraki tercüman oluyor, zira diğerleri yanlızca Yunanca biliyorlar.  Teodoros eski Türkçe türküler söylüyor.  Helvacı helva şeker lokum helva diye.  Bunun CD’sini bulurum diyorum. “E nasıl gönderecen?” sorusuna posta ile diyorum.  Doğru ya diyorlar.  Türkiye’ye geldiniz mi diye soruyorum, korkuyoruz diyorlar.  Eh ben tek başıma korkmadan buralardayım, gelin ziyaret edin diyorum, esas sebep olan kriz konusu açılıyor.  Anlattıkları üzücü.  Bunlar çalışkan insanlar ama iş yok ve daha çok özveri yapmaları bekleniyor imiş.  Bizim IMF tecrübemize benzer bir durum hissediyorum ama yarım yamalak lisan ile tam anlamak zor.  Yakında yeni  bir otel olduğu ve Kavala yerine burada kalmamı önerdiklerinde kahveleri içiyoruz.  Daha birde pizza yemeğe gideceğiz.  Derhal kabul ediyor ve yolculuğun en temiz, özenli otelinde kalıyorum. ( http://www.paggaioprincess.gr/ ) Gecesi 30 EU…. 
Otel’e gidip eşyaları bırakmadan önce GPS’i açmayı akıl ediyorum ki burayı tekrar bulabileyim.   Otelde oyalanmadan bar cafe tarzı tesise gidiyoruz.  Burayı Anastasia’nın kızı Kiki’nin nişanlısı işletiyor. Pizza yerken ekonomik kriz ile ilgili anlatılanlar düşündürücü.  İş yok, çalışma saatleri günde 4 saate indirilmiş, ücret 300EU.  Bu rakkam haftalık mı aylık mı artık soramıyorum.  Şık döşenmiş kafe ise yazları kazanıyor imiş.  15 yaşından beri türlü işlerde çalıştığını söyleyen Kiki, Tembelis (Tembel) diye nitelendirilmelerine kızıyor.  BU anlatılanlar ise önce borçlandır sonra batır senaryosunu anımsatıyor.  “Bir ekonomik tetikçinin itirafları” kitabını tavsiye ederim.  Üstüne Makedonya tarihini dinliyoruz.  Malum Makedonya onlar için FYROM (Former Yugoslavian State of Macedonia).  Şu anki Makedonya’nın Slav olması, kral Filip ve İskender’in köylerinin yunan köyleri olması üstüne bir tez var.  Tarihçi değilim, hele bu kadar uzak tarih konusunda bilgilerim sınırlı. Okumak lazım.  Ama en azından Yunan tezini yarımda olsa öğrenmiş oldum.  Cafe’de 2 ekranda 2 ayrı futbol maçı seyrediyor herkes.  Sigara serbest!  Yunan, İspanyol, hatta Arjantin ligi ekranlarda.  Hayırdır diyorum, komple online iddia benzeri oyun oynuyorlar. Sonuçları tahmin edip para kazanıyor veya kaybediyorsunuz.  Bu oldukça yaygınmış. İş yok, para yok ama kumar var.  İyice geç oluyor ve yorgunluk bastırıyor.  Otele bırakmasını rica ediyorum.  Sınırda aldığım lokumlardan onlara hediye ediyorum.  Odamda orada olmama sebep olan rastlantıları düşünürken aklıma Anastasia Teyzenin sözleri geliyor;  “Hiç tahmin eder miydin?”.

Balkanlar 2012 4. gün 27 Ekim 2012

Akşam VIP Hotel’de kaldım.  Super8’te yer yoktu ve buraya yönlendirdiler.  Bu gün amacım şehri gezmek ve daha sonra vakit elverirse Prizen’e haraket etmek idi.

Halk Bankası Üsküp

Nisbeten geç kalktım, saat 10:00 gibi otelden ayrılıp, eski şehir merkezine Çarşia’ya yöneldim.  Dün akşam hızlıca gezip yemek yemiştim, çok sakindi.  Gündüz vakti daha kalabalık.  Türkiye’den gelen turist kafileleri hemen dikkati çekiyor.  Her yerde Türkçe konuşan yerel turist insanlar var. Çarşı girişinde kocaman Halk Bankası göze çarpıyor hemen.

Bektaşi Camii

Hamam, Üsküp

Çarşıya girince gözüme yeşil bayraklı cami ilişti.  Karşısında ise yerel Türk amcaların müdavimi olduğu çayocağı var.  İçeriye girmiyor, yürüyorum.  Müze haline getirilmiş olan büyük hamama varıyorum.  Giriş 100 Dinar.   İçerde resim sergisi var.  Hamamın yapısı çok etkileyici.  Oldukça büyük bir yapı.  Bir çok içiçe odalardan oluşmuş.  Restorasyon sırasında kubbelerdeki bir çok detay kaybolmuş gibi geldi bana.  Kurnalara gelen sıcak su tesisatı pişmiş toprak borular ile.

Hamamı gezerken dışardan yağmurun sesi gelmeye başladı.  Sabah hava bulutlu idi.  Pazar günü beklenen yağmur erken davrandı anlaşılan.  Yağmur hız kesmeden akşama dek devam etti.  Hava kararınca durdu.  Bu yağmur altında Prizen’e gitmektense, Üsküp’ü daha detaylı gezmeyi tercih ettim.  İlk iş bir Türk esnaftan şemsiye almak oldu tabii.

Restore edilen camii, çarşiya Üsküp

Türk Partisi Üsküp

Gandalf içerde mi?

Romanya ile Bulgaristan Yer değiştirmiş

Çarşia’da Osmanlı’dan kalma bir çok eser var, hamamlari halen aktif camiler kervansaray tipi yapılar bir uyum içinde.  Bunların içinde Makedonya Milli Müzesi olduk çirkin bir yapı.  Bahçesi de çok bakımsız.  Ama içersi çok enteresan. Gezmenizi tavsiye ederim.  Müzede yerel giysiler var. 60 tane derledik daha bir bu kadar var, artık siz gezin Makedonya’yı demişler.  Makedonya’da tarım, balıkçılık, demir bakır ve gümüş işçiliği ile çanak çömlekleri detaylı anlatmışlar.  Keza Makedonya’daki farklı yörelerden çekilen ev resimleri ile maketler etkileyici ve hepsinde İngilizce açıklamalarda var.  Derken diğer binadaki ikonalara geçiyoruz.  Buradaki koleksiyonda etkileyici farklı kiliselerden toplanan ikonalar iklimlendirilmiş odada korunuyorlar.  Burada da her şey iki lisan.  Makedonya Ortodoks Hristiyanlık hakim.  Osmanlı döneminde Yunanistan’ında bastırması ile kiliseleri bağımsızlığını yitirip Yunan ve Bulgar kiliselerine bağlanmış (bu kısmı farklı kaynaklardan okudum, meraklısı ayrıca araştırsın).  Derken bağımsızlık için uğraş ve savaşlarını anlatan kısma geldik. Burada bilgiler ağırlıklı yerel dilde.  İngilizce çok az. Önce Osmanlı’ya baş kaldırıyorlar (Balkan Savaşları) Yunan ve Bulgarlar ile işbirliği yapıyorlar. 1. Dünya savaşı da patlıyor bu ara.  Tam kurtulduk derken, anlaşmalar ile hatırı sayılır toprakları (%50 diyorlar) Yunanistan’da ve gene büyük bir kısım (%20) Bulgaristan’da kalıyor.  Bir miktarda Arnavutluk’ta kalıyor ama bu az imiş.  2. Dünya savaşında mücadeleleri devam ediyor.  Almanlara karşı mücadele edip sonunda bağımsızlık beklerken Yugoslavya içinde buluyorlar kendilerini. Gene ciddi miktar toprakları Bulgar ve Yunan’da kalıyor.  Yugoslavya’nın bu bölgeyi ihmal edip yatırım yapmadığı geri bıraktığı iddiasındalar.  2. Dünya savaşında VROM diye bir örgütleri var.  İç hesaplaşmalarda bayağı adam öldürülüyor.  Bunlar benim lonely planet rehberinden okuduklarım, müzeden anlayabildiklerim.  Tarihçi değilim, ilgilenenlere araştırmalarını tavsiye ederim.
Müzeden çıktık, yanında Kurşumliya han var.  Büyük bir Osmanlı yapısı, kapalı.  Bit pazarından aşağıya yürüdüm Bit pazarı derken aslında pazar ve herşey var.  Açık tütün dahi gördüm.  Hızını arttıran yağmur açık hava pazarında durmama mani oldu. Aşağıda Destan’da köfte salata ile Kopsko öğle yemeğimiz oldu.  Destan’a akın akın gelen ve piyaz var mı diye soranlara masamı bırakıp dışarı çıktım.  Yağmur aynı hızda devam ediyor.
Şimdi sıra Taşköprü’yü geçerek yeni şehir merkezini ziyaret etmekte.  1960 ‘lardaki deprem sonrası Çarşiya’yı ellememişler ama yıkılanların yerine sovyet tipi beton binaları dikmişler.  TaşKöprü’nün iki yanında dev Kral Filip ve İskender (at üstünde) heykelleri var.  Makedonya özgürlüğü için çatışan kahramanları da unutmamışlar.  Yalnız tam nehir kıyısında yapılan gösterişli binalar pek olmamış.  İnşaatları sürüyor, bitince daha güzel olur diyelim.

Taş Köprü Üsküp

Meydanda Peres Otel Restoranda çay molası verdik.  Oldukça şık ve güzel bir yer.  Yüksek tavanları ve modern dekorasyonu güzel. Üst katı ise Otel imiş.  İçerisi oldukça dolu.
Çıkıyorum, meydanın sol tarafında kat kat bir çarşı var.  Moda tekstil ürünleri ile az miktarda elektronik mağazaları var.  Bir müzik mağazası buluyor ve giriyorum.  Tezgahtar pek sevimsiz. Esma’nın double CD’sini Üsküp için hatırı sayılır bir bedel ile (1250 Dinar) satın alıyorum.
Akşam alıyor, otele dönüp dinlenmeye çekiliyorum.  Yarın uzun bir gün olacak, dönüş yolu başlıyor.  Hoş sürpriz ise hava kararınca yağmurda duruyor.

Balkanlar 2012 3. gün 26 Ekim 2012

Ohrid Meydan

Sabah erken uyandım.  Bugün Ohrid çarşısı (çarşıya) ve eski şehir gezilecek.  Daha sonra rota Kalkandelen (Tetovo) üzerinden Üsküp.  Saat 12:00’da odayı boşaltmayı planlıyorum.  Tabi kalmama sebep olacak aksi bir durum olmaz ise.

Ali Paşa Camii

8:00 gibi Ohrid gölü kıyısına indim.  Kaldığım oda göle oldukça yakınmış.  Meydanda kafeler var.  Çarşı içinde Ohrid’in içine doğru yürüdüm.  Sağda Ali Paşa Cami. Minareden Yeşil Ay Yıldız asmışlar. İçerisinde sandukalar ve burada yatanların isimleri var. Son  derece bakımlı ve temiz.  Cami evler ile iç içe.  Arkadaki evlerden çıkanlar Cami’inin avlusunda ana yola bağlanıyorlar.

Çarşia’da bolca Türk turist de var.  Hepsi eski şehre doğru ilerliyorlar.  Çarşia’yı gezdikten sonra meydandaki kafelerden birine oturuyorum, yiyecek olmadığını öğrenince ilerideki pastaneden peynirli ve elmalı tart alıp çay ısmarlıyorum.  Yunanistan’da da aynı şey olmuştu.  Kafelerde yanlızca ça kahve ve diğer içecekler var.    Kahvaltı sırasında büyük bir Türk grubu geliyor, gruptan ayrılan bir hanım yan masaya oturuyor.  Sohbet kendiliğinden gelişiyor.  Çanakkale’den 3 otobüs yol çıkmışlar.  Rehber yolu kaybetmiş.  Manastır’ı pas geçmişler (!), öğle yemeğini de.  İyi bayramlar diyip kalkıyorum.  Şehre dalıyorum.  Eski şehir, Safranbolu, Gökçeada karışımı.  Eski evleri özenle restore ediyorlar.  Dar sokaklardan arabalar geçebiliyor ama trafik yok denecek kadar az.  Büyük Kilislerden birinde “filozof” rehberden bilgi alıyorum.  Ohrid’i İskender’İn babası Filip kurmuş.  Bundan önce gölü kutsal bilip kimse kirletmek istememiş, şehirleşme olmamış.  Kilisenin altında ise eski bir kilise ve daha öncede şarap tanrısı Dionisos’a adanan bir tapınak varmış.  Filozof rehber, Kral Filip’ten çokda saygı ile bahsetmiyor, sarhoştu, alkolden öldü,  oğlu İskender’de öyle diyor.  Habuki Makedon’lar için İskender bir kahraman değil miydi?

Ohrid Saç Teknelere Bakım

Ohrid’in kıyısına iniyor ve devam ediyorum.  Gölde güneş pırıldıyor çok sakin.  Kıyıda yürümek için tahta bir rıhtım (Boardwalk) yapmışlar.  Devam ediyorum.  Göldeki tekneler ince metal, bindirme perçinleme yapmışlar.   Yaşlı bir adam özenle teknesini boyuyor.

Ohrid Board Walk

Eski şehrin ucunda, tepeye konumlanmış kiliseye geliyorum.  Giriş 100 dinar.  Yaşlı bekçiden Fransızca bilgi alıyorum.  1300’lü yıllarda yapılmış.  İçinde duvarlarda resimler ikonalar var.  Anlaşılan Osmanlı dönemi kapatılmış, Yugoslavya dönemi ise içindekiler çalınmış.  Şimdi resimleri restore ediyorlar.  Teşekkür edip ayrılıyorum.  Merkezdeki büyük amfiteatro’da EST tur rehberi bilgi aktarıyor.  Yazın burada klasik müzik konserleri olur imiş.  Onu geçince 3. kagir kiliseye geliyorum.  BU daha büyük ve restore oluyor.  Giriş 100dinar.  Türk olduğumu öğrenince yarı fiyatı oluyor.  100Dİnar bozuk çıkmayınca ise, ücretsiz ama fotoğraf yasak flaş zarar veriyor.  Kapıdaki bekçi hanım oldukça bilgili. Zira kilise hakkında doktora yapıp kitap yazmış.  “Şu kadife kutudakileri bu çalışmam sonucu verdiler” diyor.   Bu kilisede 1300’lerde yapılmış. Biraz daha bilgi alıp devam ediyorum.
Şehirde bir azda olsa eski Yugo, Zastava araçlar var.  Bunların bir kısmı dökük, bir kısmına ise çok özen gösteriyor sahipleri.

Ohrid’in eski sakinlerinden
Debra Yolunda

Odama varıyor ve anahtarları verip motoru yüklüyorum.  Düşüncem ana yoldan Tetove yani Kalkandelen.  Şehirde bir an duruyorum, yanıma gelen scooterlı türkçe “Oda lazım’mı?” diye soruyor.  Ayrıldığımı söylüyorum.  Istanbul’dan motorcuları tanıyor, isimlerini sayıyor.  Bu civarda Türk köyü var mı diye soruyorum.  Dedeli ve Konçi köyleri arkada kalmış.  Ama Debra üzerinden git ve Kocacık’ı bul diyor.  Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’nin köyüdür, evi ordadır diye ekliyor.  İşte bunu bilmiyordum.  Hatta beklemiyordum da.  Rota derhal değişiyor.  Beni götürdüğü turizm ofisinden düzgün Makedonya ve Balkan haritaları satın alıyorum.  Şimdi Rota Struga, oradan yukarıya bir nehri takip ederek Debra. Debra’dan aşağıya dağ yollarından Kocacık.

Atatürk’ümüzün Babası Ali Rıza Efendi’nin Evi

Kocacık’tan Dağlar

Kocacık Giriş

Hızla Struga’ya varıyorum.  Öğrenci şehri olması lazım.  Sokaklar genç insanlar ile dolu.  Ohrid burada nehre doğru akıyor,  Sapanca gibi tektonik bir göl olabilir mi? Yolumun üzerinde yeni bir cami inşaatı var.  Mimarisi biraz garip ve etrafı araba mezarlığı (bu araba mezarlıklarından daha sonra bolca gördüm, hep avrupa araçlar, neden acaba?).  Düz devam edip nefis ve geniş orman yollarında gazlayınca, hızla Arnavutluk sınırına varıyorum!.  Bu hesapta yoktu.  Struga’dan kuzeye dönecekken direkt devam etmişim. Aynı güzel yollardan geri dönüyorum ve kaçırdığım sapaktan kuzeye sapıyorum.  Yol yükseldikçe güzelleşiyor.  Geniş ırmağı kıvrıla kıvrıla takip ediyor.  Vadinin her iki tarafı da orman.  Yer yer yolda tarama yapmışlar.  Onun dışında asfalt iyi.  Yolda 3 barajı ve Türk Köylerini geçiyorum.  Debra’ya varıyorum.  Gözüme büyük taş cami çarpıyor.  Hızlıca uğruyorum. Namaz vakti.  Bahçede Arnavut bayrağı var, çift başlı kartal.  Arnavut köyü olmalı.  Geçtiğim baraj gölüne hakim tepelerde manzara çok güzel.  Ama duracak vaktim yok.
Debra’yı dönüp güneye sapıyor ve Kocacık’a doğru daha dar dağ yollarından ilerliyorum.  Yol üzerinde bir çok köy var.  Bunlarda sora sora devam ediyorum. Artık herkes gayet güzel Türkçe konuşuyor.  Bir ara çok dik bir dağ köyüne giriyorum.  Evler genelde düzgün hatta çoğu yeni. Dönüyor ve doğru yoldan Kocacık’a ulaşıyorum. Yükseklik 1000metre civarı.  TIKA desteği ile hakim bir tepede çok güzel bir ev yükseliyor.  Yanım İtalyan plakalı Siyah BMW X5 (?) cip geliyor.  Direksiyonda bir genç, ismi Deniz buralı ve inşaatı yapıyorlar.  Babası İtalya’da iş kurmuş. Dönmüş (kocaman bir ev de yaptırmış).  BU civarlarda köylerden önce Almanya sonra da İtalya’ya çalışmaya giden olmuş.  İtalya’ya gidenler iş kurmuş ve daha çok para kazanmışlar. Şimdi geri dönüp ev yaptırıyorlar.  Hayvancılık var ama keyfine der.  Yapılan evin buraya ziyaretçi çekmesi gelecekte iyi olacak.  Yıl sonunda bitirmeyi ümit ediyorlar.
Saat 5:00’e yaklaşıyor. Teşekkür edip son fotoğrafları çekiyorum.  Ev ve köyün manzarası çok güzel.  Yeşil tepelerin üzerinden baraj gölüne bakıyor.  Doğa çok cömert buralarda.  Atatürk bu köyde nasıl bir çocukluk geçirdi diye düşünüyorum.  100 yıl önceki hayatları ve yaşanan değişimleri kafamda kurgulamaya çalışıyorum.  Bitince gelip ziyaret etmeli, kamp yapılacak düz tepe de belli.

Mavrovo Doğa Parkı 

Dağ yollarından aşağıya sarıyor ve sürekli iniyorum. 780 metrelerde stabilleşiyor,  bu sefer kuzeye devam ediyorum.  Mavrovo parkına maalesef karanlıkta giriyorum.  Sağ tarafım daha vahşi akıyor artık.  Durağan ve geniş bir nehir değil. Kanyonlardan geçiyorum.  Hava kararınca ısı düşüyor. Kışlık eldivenleri ile termal içliği giyiyorum.  Sürüş konforu iyileşiyor.  Hava iyice kararıyor.  Son çeyreğe giren benzin ibresi beni gördiğim ilk benzinciye yönlendiriyor.  Garip bir şekilde bugün en ekonomik sürüşü yaptığımı anlıyorum.  Halbuki sürekli tırmanıp, virajlarda yavaşladık, çıkışta hızlandık.  Devam ediyorum.
Gostivar bir Türk kasabası.  Burada durup hızla bir şeyler yiyiyorum.  Motor azda olsa dikkat çekiyor. Bisikletli bir delikanlı beni uzaktan süzüyor, ben hareket edince beni takip ediyor, yavaş gidiyorum.  Sonra ayrılıyoruz.  İlerde motosiklet alırsa hiç şaşırmam.

Gostivar çıkışı otobana giriyorum.  Dümdüz bir duble yol. Üsküp 90 km.  4 tane para ödeme gişesi 2×20 ve 3×30 dinar verdik.  Yol ilerledikçe daha da genişledi (eh bu kısım 30 dinar).  Üsküp doğu girişini geçtim.  Bir sonraki çıkışın ise iptal olduğunu görünce geri dönüp kente girdim.  Üsküp büyük bir şehir.  Lonely Planet nüfus 600.000 diyor.  Hedefim Taşköprü. Yolda bir motorize polisten bilgi aldım.  Ayrıca “center” tabelalarını da takip ettim.  İlk otelde yer yoktu (Super8) beni VIP otele yönlendirdiler.  Eh işte bir otel, 40EU.

Akşam Çarşia’da Türk lokantasında şiş kebap ve salata..  Yanlız gece Çarşia çok boştu.  3 5 kafe ve birkaç restoran hariç.  Yemek yediğim lokantanın yanında barda canlı Blues çalıyorlardı.
Uzatmadan otele döndüm uzun bir gün oldu, dinlenmek lazım.

Balkanlar 2012 2. gün 25 Ekim 2012

Keramoti Plaj

Tam manası ile deliksiz bir uykudan sonra toparlanmaya başladım.  Keramoti’nin çok uzun bir sahili var.  Ama sezon bittiği için bomboş. Taşoz’a feribotlar hala çalışıyor.  Dün bir tane tam ben geldiğimde boşaltıyordu araçları.  Bu sabahta giden bir tane vardı.

Keramoti Liman

Biraz plajda turalayıp, Chrisopolis’e doğru yola davrandım.  Nestor Deltası Bilgilendirme diyen tabelayı görünce sapıverdim.  Nestor Deltası, nehirle dolmul son derece verimli topraklar.  Bir çok kuş ve yabanıl hayban (300 adet çakal varmış) yaşıyor.  “Goca Orman” denen geniş bir ormanda varmış.  ama bunun çoğu tarım amaçlı kesilmiş (insanlar her yerde aynı vesselam).  Hemde 1940’larda…

Chrisopolis’te bir börekçi buldum.  Kahvaltı börek + çay. Çayın sallama Lipton olması keyfimi bozmadı. Börek pek güzeldi.  Yalznız Chrisopolis meydanda bir sürü insa cafelerde kahve içip bir sohbet bir muhabbet gidiyor.  Peki ama kim çalışıyor? Gerçi buralar tarım memleketi.  Ayrıca turizm mevsimi de bitti.  Vardır bir bildikleri dedim.

Nestor Deltası Ağaç Kesimi

Nestor Deltası patikanın sonu Plaj

Nestor Deltası Patika sonundaki geniş plaj

Yola davrandım ki, bir tabela ile tekrar offroad’a başladık.  Nestor Delta Visitor Center veya benzeri bir şey yazıyordu. Direkt sıkıştırılmış stabilize yola girdim.  F800GS kendine geldi. 3. vites 80km/h gidiyoruz daha da istiyor.  Kendimi frenliyorum, bilmediğim bir yol ve yanlızım.  Ve fakat F800GS pek bir keyifli rahat.  Bu motorun %60 offroad %40 onroad olduğuna karar veriyorum.  Bir müddet sonra ABS’yi kapatmanın faydalı olacağı aklıma geliyor.  Bir düğme ile motor dururken ABS kapatılabiliyor.  Patikaya devam.  Derken delta’da neden ağaç kalmadığını net tespit ediyorum.  Bir alanda tüm ağaçları komple kesmişler, traktörler ile çekiyorlar. İnsan üzülüyor.  Devam ediyorum.  Patikada kumullar başlıyor.  Ve plajda son buluyor.  Uzaklarda balıkçıları görüyorum. Bir soluklanıp geri dönüyorum.
Kavala üzerinden Selanik’e bağlanan otobana çıkıyorum. Selanik’e varıyor ama girmiyorum.  Kozani istikametine devam edip FLORINA’ya sapıyorum.  Makedonya Yunanistan arasında isim üzerinde sorun var.  Yunan tarafı bir şekilde Makedonya değil FYROM (former Yugoslavian republic of Macedonia) diyor. Bu tabelalara da yansıyor.  Hani nerede ise hiç yazmayacaklar.  Önce Florina sonra Nikke’ye doğru yol alıyorum.  Otoban gidiş geliş karayoluna Florina sonrası ise resmen köy yoluna dönüyor.

Sınırı gösteren tabelalar iyice azalıyor. Durup soruyorum, zira artık bayağı bir köy yolundayız.  Emin olup devam ediyor ve sınıra ulaşıyorum.  Yunanistan’dan çıkış 3 dakika, Makedonya’ya giriş ise 2 dakika sürüyor.  Makedon tarafında araç sigortasını soruyor, uluslarası ehliyete bakmıyorlar bile…

Manastır Askeri İdadisi 2012

Bitola (Manastır) Balkonlar

Manastır’a  (Bitola) gelmem çok kısa sürüyor. Ağaçlı yolda ilerliyor ve Atatürk’ümüzün okuduğu ve şimdi müze olan Manastır Askeri İdadisini buluyorum.  Giriş 2 EU.  Olsun restore edip düzeltmişler ya.  Burayı sürekli ziyaret eden Türklerin doldurdukları klasör klasör anı defteri dikkatimi çekiyor.  Herkes sevgi ve saygılarını yazmış.  Girişte Atamıza aşık olan Bitola’lı genç kızın mektubu var.  Hüzün verici. Acaba hangi balkonda idi o genç kız? Bitola balkonlarından bir derleme ekte.

Saat kulesine giden trafiğe kapalı yolda yürüyorum.  Cafeler bolca.  Birde kebapçı var arada.  Çakma Hard Rock Cafe’yi geçiyor ve önce saat kulesine sonrada 2 camiiye varıyorum.  Mehmet Efendi Camii, kilitli ve belli içi harap vaziyette.  Üzücü. İlerdeki camide ise minarede ışıklar var. Ümit verici.

Geri dönüyorum.  Motor, Manastır Askeri İdasi kapısı önünde.  Tam binerken, Türk bir bey ile laflıyoruz.  Şahin’i tanıyor, 1150GS kullanıyor.  Meteora’yı motor ile gezmiş. Bu sefer arabalı.  Fotoğrafımı çekiyor, tam kapıda.  Göndermesini rica ediyorum.

Bitola (Manastır) Balkon

Ve Ohrid’e yollanıyorum.  Yol bol virajlı ve çok keyifli.  Yolda geçtiğim köylerde Cami’ler var.  Minareleri ışıklı.  Bayramı kutlayan afişler asmışlar.  Artık hava kararıyor.  Duracak vaktim pek kalmadı.  Zira Ohrid’de bekleyen var.
Hava soğumaya da başladı. Önce kışlık eldivenleri giyiyor ve rahat ediyorum.  Yanlı vizör çok kirli (sinek ve böceklerden), temizlemek iyi olur derken Ohrid’e varıyorum.  Lazo’yı arayıp buluşuyoruz.  Pansiyon odama beni götürüyor.
 Sonrası Restoran Fortuna’da çorba ve gulaş. Porsiyonlar oldukça doyurucu, fiyat ise oldukça düşük 10 tl civarı…  Yarın Ohrid’i gezeceğim.

ZZTOP was here ! (Bitola çıkışı)